Gladiator (2000) (Detaylı Film Yorumu)

  • Haberin Tarihi: 06/02/2015
  • Bu haber 1798 defa okundu.
  • Bu Haberi Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş
Gladiator (2000) (Detaylı Film Yorumu)

Gladiator (2000)

YÖNETMEN: Ridley Scott OYUNCULAR: Russel Crowe, Joaquin Phoenix, Connie Nielsen, Oliver Reed, Richard Harris, Derek Jacobi, Djimon Hounsou. SENARYO: David Franzoni, John Logan ve William Nicholson. YAPIMCI: Douglas Wick, David Franzoni.     155 dakika

Büyük epik filmleri hatasız yönetebilecek birkaç yönetmenden biri olan Ridley Scott’ın elinden çıkma bir filmdir “Gladiator”. Kuşkusuz Scott’ın incelikli yönetimine Arthur Max’ın titiz prodüksiyon tasarımlarının, görüntü yönetmeni John Mathieson’un usta işi görüntülerinin ve başta Russel Crowe ve Joaquin Phoenix’inkiler gibi eşsiz oyunculuk performanslarının etkisi büyüktür. Ama asıl olay hikayesinin oldukça garanti bir model üzerine kurulu olmasındadır… 

Hollywood epik filmlerin formülünü uzun yıllar önce çözmüştü. İhtişamlı ve masraftan kaçınılmamış setler, büyük aktör ve aktrisler, seyircinin kolayca özdeşleşebileceği hayali ya da gerçek tarihi karakterler, onurlu ve güçlü bir kahraman, uzun süresi içinde çok iyi ayarlanmış bir ritm duygusu, her biri sağlam tasarlanmış yan hikayeler, büyük bir aşk hikayesi, seyirciye büyük bir film seyrettiğini hissettiren ‘büyük’ sahneler ve içinde hüzün olan görkemli bir final…

Epik filmler çok büyük falsolar vermediği sürece her zaman ‘garanti’ işler oldular. Sinema tarihi seyircinin ödüllendirdiği bir sürü epik filmle dolu. Bu filmler, Akademi’nin de Oscar gecesinde pek ıskalamadığı filmler oldular hep. Aynı formülün nasıl da hâlâ başarıyla işlediğini “Titanic” (1997), “The Last Samurai” (2003), “Troy” (2004) gibi filmlerden anlamak mümkün. Her ne kadar Hollywood’un küçük bütçeli filmlerden çok para kazandığı bir dönem yaşadığını düşünsek de bazı ‘cengaver’ yapımcılar, büyük bütçelerin altından kalkabileceklerine inandıkları usta yönetmenlere, ihtirasla bağlı oldukları epik projeleri emanet edebiliyorlar.

Bu minvalde Roma tarihini temel alan epik filmler bir dönem sıkça çıkarıldı. “Pompei’nin Son Günleri” (The Last Days of Pompeii, 1935), “Quo Vadis” (1951), “Ben-Hur” (1959), “Spartacus” (1960), “Cleopatra” (1963) ve “Roma İmparatorluğu’nun Çöküşü” (The Fall of the Roman Empire, 1964) bunların ilk akla gelenleri. Hepsi de büyük yönetmenlerin ellerinden çıkma, yukarıdaki tüm özelliklere sahip filmler oldular. Ancak 30 yılı aşkın bir süredir yani Ridley Scott’ın “Gladiator”una kadar Roma epiği çekilmemişti. Seyirci profili çoktan değişmişti. Zamane seyircisi için naftalin kokan türden bir film yapmak…. Kesinlikle çok riskli bir projeydi….

“Ne yapmaya çalıştığımız ortaya çıkınca, herkes deli olduğumuzu düşündü. İşi masum insanları ve hayvanları öldürmek olan bir adam hakkında 100 milyon dolarlık bir film yapacaktık” diyor filmin senaristlerinden ve ortak yapımcısı David Franzoni.

Franzoni Roma’ya yaptığı bir gezi sırasında Roma’daki ünlü Colosseum’u gördükten ve hikayesini biraz araştırdıktan sonra antik spor karşılaşmalarının günümüzün şiddet içeren spor dallarıyla olan ilişkisini kurar ve böyle bir hikayenin son derece cazip olabileceğini düşünür. Steven Spielberg için “Amistad”ı (1997) yazarken “Gladiator”ı da geliştirmeye başlar. DreamWorks yardımcı başkanı Walter Parkes ve yapımcı Douglas Wick’i ikna etmesi hiç de zor olmaz. Wick’i en çok etkileyen şey, arenalarda eğlence adı altında gerçekleştirilen kıyımlarda yok olan birçok hayvan türünün olduğu ve kuşkusuz bu müsabakaların halkın önemli bazı gündem maddelerine yoğunlaşmasına nasıl da engel olabildiği… Silahlar ve elbiseler değişiyor ancak politik entrikalar ve böyle gündem kaydırmalar modern zamanlarda hâlâ en az o zamanki kadar kitleler üzerinde etkili olabiliyordu ne de olsa. İnsanların şiddet içeren sporlara ilgisi de zaten hiçbir zaman azalmadı. Dolayısıyla böyle bir proje bugüne de ışık tutabilirdi.

İşte “Gladiator”ın çıkış noktası tam da burası. Ama bu yetmezdi. Franzoni karakterleri oluşturdu ve hikayesinin temellerini attı. Diğer ortaklarla bir araya geldiğinde bir yönetmen listesi çıkarıldı. Ridley Scott, üçlünün birleştiği birkaç isimden biriydi ve kesinlikle ikna edilmeliydi…

Jean-Leon Gerome’un “Pollice Verso” adlı tablosupolliceverso

Scott’ı çarpan ve bu filmi yönetmesi için harekete geçiren şey, Parkes ve Wick’in onu görmeye gittiklerinde yanlarına aldıkları bir reprodüksiyon: 19. yüzyıl ressamlarından Jean-Leon Gerome’un “Pollice Verso” adlı tablosu. Dilimize ‘başparmaklar aşağı’ şeklinde çevirebileceğimiz bu tabloda görkemli Colosseum’un ortasında, rakibini yere yatırmış bir halde imparatorun kararını bekleyen bir gladyatör vardır. İmparator başparmağını aşağı doğru göstermektedir. Yani karar ölümdür…

Ridley Scott tabloyu görünce oltaya yakalandığını anladığını söyleyecektir birkaç yıl sonra. Üçlü Scott’ı boşu boşuna ikna etmemiştir. İngiliz sinemacı reklam filmleri çektiği yıllarda bile atmosfer yaratma konusundaki başarısını kanıtlamıştı. Büyük teknik sorunlarla baş edebilen, Hollywood sistemi içinde kendi imzasını da koruyabilen ve büyük yapımların içinde kontrolünü kaybedip kaybolmayan bir yönetmendi.

Franzoni’nin ilk senaryosu kimseye tam anlamıyla tatmin edici gelmez en başta. Scott için özellikle diyaloglar yeterince inandırıcı değildir. Ne de olsa bu tip epik filmlerin düşebileceği en büyük tuzak ‘Shakespeare teatralliğine sahip olmak’… Tarihi epik filmlerin diyaloglarını modern seyircinin kolayca anlayıp benimseyeceği düzeyde tutmak gerekir. Aksi taktirde o döneme fazla dalınır ve anında seyircinin büyük bir kısmını kaybedersiniz…

Bu yüzden Scott tanıdığı bir oyun yazarına diyalogları düzenlemesi için başvurur. Oyun yazarı John Logan filmin diyaloglarını düzenleyip karakterleri derinleştiren bazı sahneler ekler. Ancak yine de senaryo, yapılan okuma provasında sorunlu bulunur. Bu kez devreye Parkes girer ve yeni bir yazar daha işe alınır. William Nicholson, Scott’ın istediği üç perdelik oyun kurgusunun üçüncü bölümünü ve tıkanılan finali biçimler. Nicholson’ın yaptığı dokunuşlar filmi bir intikam hikayesinden uzaklaştırıp “eve dönüş” hikayesine doğru yaklaştırır. Senaryonun savaşçı, ölüm makinası gladyatörünü insancıllaştırır, öldürme konusunda isteksizleştirir ve böylelikle filmi sadece erkek seyirciler için değil kadın seyirciler için de cazip bir hale sokar.

Mitolojik yapı devreye girince

Evet, ortada, sonrasında Oscar heykelcikleriyle ödüllendirilen üç senaristin de çalıştığı bir epik film var. Franzoni öyküyü kabaca kuruyor, ancak daha fazla geliştirecek yeteneği olmadığı anlaşılınca, John Logan karakterlerin derinleşmesine ve diyaloglarına katkıda bulunuyor, Nicholson da tüm yapıyı baştan itibaren yeniden düzeltiyor. Böylelikle ortaya kolaylıkla sadece intikam peşine düşmüş bir aksiyon adamının hikayesi çıkabilecekken bu başarılı işbölümünün ardından evine dönmeye çalışan bir karakterin hikayesi çıkıyor. Büyük zorluklarla baş edecek gücü kendi içinde bulan bir adamın onurlu yolculuğu… Bu da aslında bizi Joseph Campbell’in 1949’da yayımlanan önemli bir kitabına götürüyor. Kitabının adı “The Hero with a Thousand Faces”. Türkçe meali “Binlerce yüzü olan kahraman” olan bu kitap aslında Hollywood’un pek çok filmini çözümlememizi sağlayan inanılmaz zengin bir kaynaktır. (Bu kitap Türkiye’de Kabalcı yayınları tarafından “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adıyla basılmıştır).

Campbell kitabında mitik kahramanların efsanelerinin yapısını psikolojik temellere dayandırarak analiz eder. Mitik kahramanların hep aynı yapı üzerinden yolculuklarını sürdürüp tamamladıklarını keşfetmiştir. Sözkonusu model mesela George Lucas’ın “Star Wars” filmlerinin bile altında yatan temeldir. (Meraklısına not: Maureen Murdock adlı başka bir yazar 1990’da Campbell’in modelini kadın kahramanlı filmler üzerinden yeniler ve ortaya “The Heroine’s Journey” adlı başka bir önemli eser çıkartır…)

Özellikle senaryo grubuna en son dahil olan Nicholson’ın muhtemelen bilinçli olarak Campbell’ın kitabındaki modeli filme uyguladığını söyleyebiliriz. Campbell’ın mitolojik efsaneleri oluşturan modeli ortaya çıkarması kitleleri etkileyecek garanti hikayelerin nasıl oluşturulması gerektiği konusunda da bir rehber oluşturmuştu aynı zamanda. Tıpkı mitsel hikayeler gibi bu hikayeleri model alan filmler de yıllarca yaşar ve her dönemin seyircisini bir şekilde yakalar. Çünkü o filmleri yapanlar mitolojiyi incelemiş ve onun formüllerini çözmüşlerdir.

“Gladiator”ın yazarları da bu modeli son derece doğru bir şekilde inşa edebilmişlerdi. “Gladiator” senaryo okullarında ders olarak okutulması gereken bir yapıyı içinde barındırır. Bizde sinemalarımızda büyük ilgi görmüş bu filme Joseph Campbell’ın modeli üzerinden bakarsak, aslında birçok filmin de bir şekilde yapısını çözmüş olacağız. Özellikle de “Cesur Yürek” (Braveheart, 1995), Star Wars filmleri, Indiana Jones filmleri “Rocky” (1976), “Arabistanlı Lawrence” (Lawrence of Arabia, 1962), “Kurtlarla Dans”  (Dances with Wolves, 1990), “Yüzüklerin Efendisi” (The Lord of the Rings) üçlemesi, hatta Yavuz Turgul’un “Eşkıya”sı (1996) hatta “Kabadayı”sı (2007) gibi…  

Savaşmaya isteksiz, duygusal, evini/çiftliğini hayal eden, biraz sonra savaşacak olan bir general… Savaş meydanında yanmış bir ağaca konan kuşa sevecen bakışlar atan ve onun uçuşunu izleyen Maximus birkaç saniye içinde kendini toparlar ve yapmak zorunda olduğu şey için güçlenir, ordusunun generali olur. Askerlerinin arasından geçer. Onların sevgiyle karışık saygılı bakışları bize özenle gösterilir. Maximus bizim kahramanımızdır. Orası net.Genç erkek evinden ayrılır, bir macera yaşar ve diğerlerinin takip edeceği bir yolgösterici,  olgun bir adam olarak evine döner. Çıktığı yolculuk aslında bir ‘öz’e dönüş, kendini bulma ve ‘erginleme’ yolculuğudur. Böylelikle ortaya aslında büyük bir çember yapı çıkar. Kahraman yolculuğuna kendi evinden (buradaki ev yuva anlamında kullanılmamaktadır) başlar yine kendi evinde bitirir. Dairesel yolculuğu aslında kendi benliğinin ve içindeki kahramanın keşfidir.

Gücünün doruğundaki Roma imparatorluğunun başındaki imparator Marcus Aurelius’un Cermen kabilelerine karşı yürüttüğü seferberliğin son savaşına girmeden önce Maximus’la bu görüntüler eşliğinde tanışırız. Sonraki orman savaşı sahnesinde onun hem taktiksel hem de fiziksel gücüne de şahit oluruz.

Film, Roma tarihinin MÖ 180-192 yılları arasındaki zamanı alır kendisine. Marcus Aurelius’un (Richard Harris) ölümünün ardından tahta geçen Commodus’un hikayesi aşağı yukarı filmdeki gibidir (Kendisi arenada gladyatör olarak müsabakalarına bilfiil katılan tek Roma İmparatoru olarak da bilinir). Ancak Maximus karakteri kurgusaldır. Franzoni araştırma yaparken aynı döneme denk düşen ve Commodus imparator olunca ortadan kaybolan bir Roma generalinin izini sürer. Ama ona ne olduğunu bir türlü bulamaz. Böylece onun bilinen özelliklerini Maximus karakterine yedirmeye karar verir.

Yolculuk başlıyor…

Mit kahramanımız Maximus (filmin afişi de onu mitsel bir kahraman yapmak için tasarlanmıştır) Germenya savaşını kazanır ve artık eve gideceğini umut etmektedir.  Ancak İmparatorun ondan sürpriz bir talebi vardır. Oğlu Commodus’ta liderlik vasıfları görmüyordur. Kızı Lucilla erkek olsa oğlundan daha uygun bir ‘sezar’ olacak vasıflara sahiptir. 20 yıldır imparatorluğun başında sezarlık yapan yorgun Aurelius, fazla vakti kalmadığının farkındadır. İmparatorluğun sınırlarını kan ve savaşla genişlettiği gerçeğiyle yüzleşmiş ve Roma’ya yeniden demokrasi getirmiş lider olarak anılmak istediğine karar vermiştir. Maximus’a onu oğlu gibi gördüğünü ve öldükten sonra onun Roma’nın koruyucu olmasını istediğini söyler. Hakimiyeti Roma halkına iade etmesini, yani imparatorluğu  cumhuriyete döndürmesini ister.

Campbell kahramanın yolculuğunu üç kısma ayırır demiştik daha önce. Yolculuk kendi varlığının ait olduğu yerde başlar. Maximus evine ailesine dönmek istiyor olmasına rağmen onun ait olduğu ve başarılı olduğu yer savaş alanıdır. Örnek ve karizmatik bir lider, sevilen ve seven bir kişiliktir. Ancak o henüz elindeki gücün farkında değildir. Zaten farkında olsa ‘yolculuk’ olmaz. Şemadan da görülebileceği gibi Maximus’un yolculuğu ait olduğu yerde imparatorunun (baba figürünün) yanında başlar. Ait olduğu yer yönetimdir, bunun için tüm vasıflara sahiptir.

Kahraman, yolculuğunun başında bir akıl hocası tarafından cesaretlendirilir. Aslında daha sonra,  yolculuğu sırasında ikincil bir akıl hocasıyla da karşılaşabilir. Ancak ilki daha anlamlıdır. İkincisi ona yolculuğunun bir noktasında rehberlik eder ama kahraman yolculuğunun sonunda ilk akıl hocasına dönüşecektir. Bu yüzden ilk akıl hocasının ölümü son derece doğal bir sonuçtur. Kahramanın bu ölümle sarsılması ve ondan ilham alması gerekir.

Maximus’un baba figürü (akıl hocası) Aurelius onu serüvene çağırır. (1 – a) Maximus ailesine gitmek için bu çağrıyı reddeder. (1 – b).

Zaten apolitik bir mizaçta olduğunu daha önce Commodus’un tanıştırdığı senatörlerle yaptığı konuşmadan anlarız.

Tam bu noktada ortaya çıkan bir haberci olur mitolojik hikayelerde. Bu çoğunlukla kahraman ormanda ava çıkmışken karşısına çıkar. Kahramanın serüvene girmesi için önemli bir bilgi taşıyordur. (Peri masallarında bu görevi dostane konuşan hayvanlar üstlenir. “Alice Harikalar Diyarında”ki beyaz tavşan gibi…)

Maximus çağrıyı reddetmiştir ama ona gelen bir haber yolculuğunun başlamasına sebep olur. İmparator olamayacağını öğrenen dejenere oğul Commodus sahneye çıkar ve kendi öz babasını öldürür (İlk akıl hocasının ölümü).

Hem filmin kahramanını hem de seyircilerini dolduruşa getirmenin bundan daha etkili yapılabileceği bir sahne var mıdır acaba? Kahramanın büyük yolculuğa çıkışını tetikleyen en bariz yöntem ailesinden bir ferdi kaybetmesidir. Maximus’un iki kaybı var!

Dramatik bir cinayet sahnesi

Commodus’un babasını öldürmeden yaptığı –hadi kabaca ‘Şekspiryen’ diyelim- konuşma John Logan tarafından çok güçlü yazılmıştır. Joaquin Phoenix ve Richard Harris karşılıklı zirveye çıkarlar:

“Bir keresinde bana dört önemli erdemi yazmıştın: Bilgelik… Adalet… Yüreklilik… ve itidal (ılımlı olmak). Listeyi okurken hiçbirinin bende olmadığını anladım. Ama benim de başka erdemlerim var baba. Hırs… Bizi mükemmelliğe yönelttiği sürece bu bir erdem olabilir. Beceri… cesaret…Savaş meydanında değil belki ama , cesaretin birçok başka şekli vardır. Aileme ve sana olan bağlılığım… Ama benim erdemlerimden hiçbiri senin listende yoktu… Seni memnun etmenin, benimle gurur duymanı sağlamanın bir yolunu bulmak için tanrılara yalvardım. Gönül alıcı bir sözün..candan bir kucaklaman..bir kez olsun beni bağrına basman..yüreğime sonsuza dek güneşin sıcaklığını doldurabilirdi. Bende ne var ki benden bu kadar nefret ediyorsun?”

Commodus babasına sarılarak onu öldürür…

Haberci, Maximus’un subaylarından biri olarak ona gelir ve imparatorun öldüğünü söyler. Commodus kendisini imparator ilan etmiştir. Maximus aldığı bu haberle serüvene atılmaya karar vermiştir. Commodus’u imparator olarak tanımaz. Ancak Commodus Maximus’u öldürmeleri için askerlerine emir verir. Aynı haberci Maximus’a öldürüleceğini ve ailesinin de katledileceğini haber verir. Maximus kendi idamından yaralı olarak kurtulup ailesine yetişmeye çalışır. Ancak evine geldiğinde onların cesetleriyle karşılaşacaktır..

Maximus’un ailesinin katledilmesi fikrine filmin sıradan bir intikam hikayesine dönüşeceği korkusuyla Franzoni şiddetle karşı çıkmış. Ama anlaşılan kahramanın motivasyonunu iyice ortaya çıkardığına ikna edilmiş olmalı. Ekstrem duygular özellikle bu tip epik filmlerde kahramanın yapacaklarını mazur göstermek için gereklidir. Aynı zamanda seyirciyi de kahramanı bağrına basması için tetikler.

Maximus karısı ve çocuğunun mezarı başında bayılır ve tacirler tarafından yakalanıp köle olarak satılır. Artık yolculuğu tam anlamıyla başlamıştır. Amacı da bellidir. Roma’ya dönerek Commodus’u düşürüp Cumhuriyeti getirmek…

Artık bir mucizeyle karşılaşıp silahlanma zamanı gelmiştir. Yolculuğun bu kısmında kahraman ikincil akıl hocasıyla karşılaşır ve onun yardımıyla silahlanır. Maximus köle olarak gladyatör akademisinin sahibi Proximo (Oliver Reed) tarafından satın alınır. Proximo aynı zamanda Maximus’un ilk akıl hocası Aurelius tarafından serbest bırakılmış eski bir gladyatördür. Maximus’a çok önemli bir öğüt verir: “Kalabalığı kazanırsan özgürlüğünü de kazanırsın!” (1 – c)

Kahramanın güç kazandığı bir silah olmalı demiştik. Kral Arthur’un silahı Excalibur kılıcı, Luke Skywalker’ınki de ışın kılıcıdır.. Mesela ‘Cesur Yürek’de Wallace’ın silahı ona karısından yadigar kalan mendildir. Maximus’un silahı ise karısı ve oğlunu simgeleyen iki küçük el oyması figür. Ailesini düşündüğünde ya da desteğe ihtiyaç duyduğunda onları alır eline. Bu küçük figürler Maximus’un içsel gücüyle arasındaki bağlantıyı kurarlar. 

İlk eşikten geçiş

Kahraman serüveni kabul edip yolculuğa çıktığında karşılaştığı ilk engel ‘eşik gardiyanı’dır. Eşik gardiyanı kahramanın yolunu tıkar. Mücadelenin zorluğunun ipuçlarını verir. Slasher filmlerde eşik gardiyanı gençlerin yolda rastladığı yaşlı adamdır mesela. Spor filmlerinde sporcu kahramana oynarsa hayatını riske atacağını söyleyen doktordur… Maximus’un ilk engeli gladyatör olarak çıktığı ilk müsabakalardır. Ününü Roma’ya taşıyabilmesi için onları aşmak zorundadır. Eşik gardiyanlarını geçmek kahramanın bir özelliğini ortaya çıkaracaktır. Maximus diğer gladyatörleri de kendisinin kanatları altında birleştirerek lider özelliğini bir kez daha  keşfedecektir.

Bu arada Roma’da düşmanın neler yaptığını da görürüz. Commodus kendi bildiği yolla diktatör bir rejim uygulamaktadır. Colosseum dövüşlerine meraklıdır. Politik kusurlarını kapatabilmek, halkı oyalamak için sürekli vahşi oyunlar düzenlemektedir. Giderek etkisizleşen Senato da onu yıkmak için bir itici güce ihtiyaç duymaktadır…

Maximus gladyatör savaşları içinde bir ölüm makinesine dönüşmektedir. Campbell’in ‘balinanın karnı’ diye adlandırdığı noktadadır. Serüveninin derinlerine inmiştir.

Campbell’in modelinin ikinci bölümünün adı “Giriş”tir. Bir nevi kahramanın serüveninde rütbe aldığı, kabul edildiği noktada başlar. Maximus, Proximo ve diğer gladyatörler tarafından kabul edilir.

Colloseum’daki arabalı gladyatör müsabakası, en az ilham aldıkları “Ben-Hur”un ünlü arabalı sahnesi kadar adrenalin yüklüdür. Ama bu sahneleri durdurarak izlediğinizde ilginç sürprizlerle karşılaşabilirsiniz… Bazı kısacık planlarda arabaların arkasında bağlı olan bazı tüpler görülebiliyor. Sanırım bu tüpler arabaların atlardan bağımsız hız kazanmalarını sağlamak için kullanılmaktalar…

Maximus kendisini büyük bir savaşçı olarak inşa etmiştir ve diğer gladyatör takımının da kaptanı olarak müsabakalardan hayatta ve zaferler kazanarak ayrılır. (2- a).

Campbell’in modelinde tanrıça, anne ya da eş olarak yer alır. Kahraman için ilahi bir varlıktır. Hayalet ya da ruhani bir figür olarak ortaya çıkışı, hikayelerde en güçlü kullanım şeklidir. “Cesur Yürek”teki Wallace gibi “Gladiator”daki Maximus da sık sık eşinin hayalini görmektedir. Flashbackler eşliğinde Maximus’a güç veren ilahi bir tanrıça görevini üstlenir onun katledilen karısı (2 – b). Bu durum kahramanı aseksüelleştirir aynı zamanda. Önüne çıkan baştan çıkarıcıyla sınırlı bir romantik ilişki yaşamasına yol açar. Maximus’un çocukluğundan beri tanıştığı İmparatorun dul kızı Lucilla (Connie Nielsen) filmde tam da bu görevi taşır. Baştan çıkarıcıdır, iyi niyeti, seksapel çekiciliği ile kahramanı yolundan caydırmaya çalışır. (“Cesur Yürek”te de bu görev Sophie Marceau’nundur).

Kahramanın başlangıçtaki baba figürüne benzeme hali serüvenin tam göbeğinde yer alır. Maximus’un Colosseum’daki ilk zaferinin ardından onunla tanışmaya gelen Commodus ile yüzleşme sahnesi Campbell modelinin bu safhasını işaret eder. Commodus’un karşısına çıktığında onu adeta babası gibi azarlar Maximus. Seyircinin alkışlarıyla ödüllenir… Maximus Roma’yı ve halkını bir baba şefkatiyle sevmektedir. Sadece kötü imparatordan nefret etmektedir. Senatonun da aradığı birleştirici güç bulunmuştur…

İkinci bölümün sonunda kahramanı büyük bir mücadele bekler. Ölüm-kalım savaşıdır bu ve sonunda sembolik bir ölüm ve ruhani bir diriliş gerçekleşir. Bunun adı da “Apotheosis”dir. (Tanrılaşma). Commodus’un emriyle Colosseum’da büyük bir cenderenin içine sokulur. Yaşayan en iyi gladyatörle karşı karşıya getirilir, hatta vahşi aslanlar da bu karşılaşmada ona karşı devreye sokulur. Maximus bu çarpışmada ciddi yaralar alır ama sağ kalmayı başarır. Ölüme dokunur adeta ve ona hükmeder. Tanrıların dünyasına geçiş yapmış gibidir.

Bunun sonunda onu son bir ödül beklemektedir: Roma halkının inanılmaz sevgisi. (2-d).

Epik filmlerde bir yerde romantizm olması şarttır. Kahraman karısının yasını tutuyor olsa da sınırını bilen bir romans mutlaka yaşanır. Maximus bir testten daha geçiyordur bu sahnede…

Üçüncü bölüm başlar: Dönüş

Maximus’un dönüşü muhteşem olmuştur. Kurtarıcı kimliğini açığa çıkartmıştır artık. Kahraman artık eskisi gibi değildir. Değişim geçirmiştir. Kendine daha çok güvenir, güçlüdür. Lucilla sayesinde bir plan yapar. Lucilla Maximus’u Roma dışına kaçırıp ordusuyla geri dönüşünü planlar. (Lucilla’nin aşk itirafı ve öpüşmeyle sınırlı romantizm de bu sırada ortaya çıkar). Proximo ve Maximus’un sadık askeri Cicero da onun bu kaçışına yardım edeceklerdir. (3- c).

Ancak Commodus Lucilla’nın oğlu Lucius tarafından plandan haberdar edilir. Gladyatör akademisi Commodus’un askerleri tarafından basılır. Tüm diğer gladyatörler onun akademiden kaçmasını sağlarlar. Proximo kendisini onun kurtuluşu için feda eder ve öldürülür. Kahraman kendi altındaki diğer kahramanlar için ilham kaynağı olmuştur. Kendi kahramanlığını hazırladığı gibi başka kahramanlar da yaratacak güçtedir artık.

Bu sahnede aslında Proximo’yu oynayan Oliver Reed ölmüştü. Aktör, bilgisayar teknolojisiyle bu sahneye monte edilmiş.

Yolculuğun sonu

Ama Maximus, sadık askeri Cicero’yla buluşacağı noktada pusuya düşer ve yakalanır. Kahramanın yenilecek gibi göründüğü noktadayızdır. Son bir sınav onu bekliyordur.

Yolculuğun son kısmında büyük düşmanla karşı karşıya gelir. Maximus, Commodus’la nihai karşılaşmasını yapacak ve kahramanlıktan akıl hocalığına terfi edecektir. Commodus’un onu yaralayarak çıkardığı arenada galip gelecek, Commodus’u öldürecek ve kendi ölümünün öncesinde esirlerin serbest bırakılmasını ve idarenin senatoya verilmesini söyleyecektir. Mitolojik öykülerde çoğunlukla yolculuğun sonunda kahramanı ölüm bekler. Bir kahraman için şehitlikten daha kutsal bir mertebe yoktur. Kahramanın ölmesi onun hikayesini efsaneleştirecek ve diğerlerine ilham kaynaklığı yapacaktır. Onu ilahi bir figür haline getirecektir. Ölüm sahnesi de kahramanın yolculuğunun sembolü olarak hatırlarda kalacaktır. (Bu yüzden Hz. İsa’nın hikayesi tüm diğer peygamberlerin hikayesine oranla daha etkileyicidir. Onun kutsallaştırılmış ölüm sahnesi başarıyla yazılmış bir tiyatro oyunu gibidir.  İlginçtir ki, Hz. İsa’nın hikayesi de Campbell’ın modeline tıpatıp uymaktadır.)

Maximus kendi içindeki gücü büyük bir yolculuğun sonunda bulmuş, serüvenini tamamlayıp, üzerine düşeni yapmış ve sonunda da ailesine kavuşmuştur. Ridley Scott bu buluşmayı bize bizzat gösterir ki bu mutsuz gibi görünen finalin aslında mutlu bir final olduğunu kanıksayabilelim.

Ölüm Maximus için bir ödüldür. Özünü bulmuş ve şerefiyle şehit olmuştur. Üstelik ailesiyle de yeniden buluşur. Sizce bu mutsuz bir son mudur? Karısının oğluyla birlikte onun yolunu gözlediği bu sahne hem kavuşmalarını hem de Campbell’ın işaret ettiği ‘Tanrıçanın Görünüşü’nü simgeler… 

Evet, filmin sonunda gözlerimiz dolabilir ama bir rahatlamayla bitiririz filmi yine de. “Gladiator”un en büyük sihri de buradadır işte.

Film 80 milyon dolarlık bir bütçeyle başlayıp 103 milyon dolara tamamlanmıştı. Sadece ABD sinemalarında 187 milyon dolar kazanırken Amerika dışındaki geliri 269 milyon dolar oldu. Filmin iki diskten oluşan DVD’si çıkar çıkmaz en hızlı satılan DVD oldu. Onun bu rekoru hâlâ elinde tuttuğu söylenir.

Kuşkusuz Campbell’ın modeli işe yaramıştır. Tıpkı diğer mitolojik hikayeler gibi “Gladiator”ın hikayesi de daha uzun yıllar boyunca her seyredildiğinde etkisini koruyacaktır. Filmin efsane yanını sonuna dek destekleyen Hans Zimmer müziklerine eşlik eden Lisa Gerrard vokali ve Ridley Scott’ın son derece görkemli yönetimi, Russel Crowe ve Joaquin Phoenix başta olmak üzere etkili oyuncu performanslarıyla “Gladiator” bıkmadığımız filmlerden biri olmaya yıllarca devam edecektir…  Çünkü çok garanti bir model üzerine inşa edilmiştir…

Bir Yorum Yazın